OPETH Konseri
29.03.2006 - Yeni Melek Gösteri Merkezi / İstanbul
Fotoğraflar için Kadir Aşnaz'a teşekkürler...
Yıllar önce bir arkadaşımın kulaklığın birini bana vermesiyle duyduğum The Moor beni dumur etti ve arkası da çorap söküğü misali geldi. Metallica'dan sonraki ikinci şokumdu, hemen bütün albümleri edinip hatmetmeye başlamıştım bile. Zamanında Metallica'dan başka hiçbir şey dinlemediğim günler geri gelmiş ama Metallica'nın yerini Opeth almıştı. 2003'te Rock The Nations festivaline yaş sınırından dolayı şaibeli bir şekilde konser başlamadan 5 dakika önce girmiş, ancak yıllardır beklediğim grubu 5 şarkı ve rezil bir ses sistemiyle izlemek beni tatmin etmemişti. Roadrunner'dan çıkardıkları Ghost Reveries'den sonra artan şöhretlerini göz önüne alıp Türkiye'ye gelme ihtimallerinin zayıfladığını düşündüğüm günlerde Türkiye'de iki konser vereceklerini öğrendim ve İstanbul için VIP, Ankara içinse -param yetmediği için- normal biletimi çıktığı gün aldım. 28 Mart akşamı İzmir'den yola çıktım. Konser günü geldi, adet olduğu üzre İstiklal'e gittik. Opeth'in metalciler arasında popülerleştiğini görebiliyordum ama bu kadarını beklemiyordum. Sanki İstiklal'de eşantiyon Opeth tişörtü dağıtılmışçasına, yürüyen on insandan birinde(özellikle de 13-15 yaş tayfasında) Opeth tişörtü vardı. Bir arkadaşımı görmeye giderken Yeni Meleğin önünden geçerken kapıların erkenden açılmış olduğunu gördüm ve hemen sıraya girdim. Sırada gözlemlediğim kadarıyla seyircinin yaş ortalaması 15 civarıydı. VIP biletim olduğu için içeriye rahat bir giriş yaptım ve mikrofonun karşısında en öndeki yerimi konserden iki saat önce aldım. Konser başlamadan çalan şarkılardan Katatonia ve Metallica iki saatlik bekleyişte bir nebze olsun eğlendirdi; ayrıca Opeth'in de önceden cover'lamış olduğu Iron Maiden - Remember Tomorrow'un çalması da latife oldu. Metallica'dan One'ın sesi kısılıp ışıklar kapanmaya ve Lamentations'dan tanıdığımız Opeth'in sahneye çıkış müziği girdiğinde kalbimin yerinden fırlamasına az kalmıştı ve Opeth elemanları -Martin Lopez'in yokluğunda Bloodbath ve Witchery'den tanıdığımız Martin 'Axe' Axenrot ile- sahnedeki yerlerini almaya başladılar. Saat söylendiği gibi tam dokuzdu. [Konser sırasında transa geçip kendimi kaybettiğim için aradaki konuşma bölümlerini aktaramayacağım.]
Giriş müziği yavaş yavaş kayboldu ve Ghost of Perdition balyoz gibi girdi, ortalık karıştı. Oepth'i ikinci kez görmeme rağmen 2 metre önümde çaldıklarına hala inanamıyordum. Konseden önce aldığım iki pastilin de verdiği rahatlıkla boğazımı yırtarcasına şarkıya eşlik etmeye başladım. Şarkı bittikten sonra Mikael klişe anonsları olan "We are Opeth from Stockholm, Sweden"ı yaptı ve salon coştukça coştu. Bu bölümde cinsel organının kısalığından dem vurup müziğe konsantre olmamızı isteyen Mikael bu garip espiri anlayışıyla -en azından benden- eksi bir puan aldı. Hemen arkasından Still Life'tan White Cluster girdi ve bir headbang patlaması daha yaşandı. Mikael artık alıştığımız üzre brutalden clean'e yaptığı mucizevi geçişlerle sahnede büyüdükçe büyüyordu. My Arms Your Hearse'tan bir şarkıyla devam edeceklerini öğrenen seyircide bi ayrı sevinç oluştu, nedendir bilinmez ve The Amen Corner girdi. Martin Axenrot bu şarkıda bir death metal davulcusu olduğunu gösterdi ve şarkının gaz bölümleri gayet sert çalarak beni benden aldı. Bu şarkıdan sonra tekrar son albüme döndüler ve The Baying Of The Hounds girdi. Bu şarkıdaki ikili vokallerde Per Wiberg'in katkısı çok iyiydi. Canlı halini en çok merak ettiğim şarkılardan birisiydi ve albümdekinden pek de aşağı kalmadı denilebilir. Şarkı bitince Mikael bir kez daha gitarını değiştirdi ve sahneye simsiyah 12 telli bir PRS geldi. Benim gibi Opeth'i yakından takip edenler bunun anlamının Closure olduğunu hemen anladılar, Mikael de anons bile yapmadan şarkıya girdi. Salonun çoğunluğunu oluşturan 15 yaş tayfasının da bildiği tek albüm Damnation'dan bir şarkı çalınması hemen kendini gösterdi ve salonda ilk defa topyekün bir katılım oldu. Şarkının son bölümüne girmeden Martin Axenrot, Lopez'i aratmazcasına aksak ritimler atmaya, Per Wiberg ise hammond tonuyla 70'lerin progresif klavye sololarından çalmaya başladı ve ben de kendimi Per'e bağrırken buldum. "Anlatılmaz, yaşanır" türünen bir bölümdü. Ancak hemen arkasından gelen bölümde insanların göbek atması bu atmosferi anında yerle bir etmeye yetti. Eskilere, ilk albüme döneceklerini söyleyen Mikael'e az ama öz bir karşılık geldi ve salonun azınlığını oluşturan Opethian kitle Under The Weeping Moon'da kendinden geçti, büyük çoğunluksa ilk defa dinlediğini sandığım bu şarkıyı dinlenme fırsatı olarak değerlendirdi. Bu uzun şarkı bittiğinde kendime gelmem bayağı uzun sürdü. Mikael yeni albüm için çektikleri klipten yakındı ve The Grand Conjuration geldi. Opeth'in son albümdeki hiti(!) olan bu şarkıya da salonun geniş katılımı vardı. Hemen ardından son şarkı(!) deyip The Drapery Falls'a girdiler. Yine sondaki hızlı bölümlerde Axenrot death metal davulculuğunu konuşturdu diyebilirim. Bu şarkıdan sonra Opeth bis için geri gelmek üzre sahneyi terk etti. Tezahüratlardan sonra sahneye geri geldiler ve Mikael klasik rock parçalarından bölümler çaldı ve seyirciden bunları tahmin etmesini istedi. Bu eğlenceli bölümün ardından, giriş bölümünü Guns'n Roses'dan arakladığını söylediği(aslında Slash'in ondan arakladığını söyledi) Deliverance girdi. Martin Axenrot sanırım tek hatasını bu şarkıda yapıp ritmi kaçırsa da çabuk toparladı ancak şarkının kapanış bölümünün de %100 verimle çalındığını söyleyemem. Playlist'i önceden bilen herkes konserin bittiğini düşünürken Mikael gitarının üst telini re'ye çekmeye başladı ve Demon Of The Fall'un geleceğini anlayan kitle kendini kaybetti. Opeth de Mikael'in deyimiyle "cömertik" yapıp şarkıya girdi. Salon bir anda karıştı, aldığım pastiller de kâr etmedi ve boğazım resmen yırtıldı. Şarkı bittikten sonra Opeth sahneyi terketti ve salon boşaldı. Dışarı çıktığımda tişörtüm -Yeni Melek'in havalandırmasından olsa gerek- sırılsıklamdı, sesim çıkmıyordu. Konser çıkışında anne babaların çocuklarını alması da ilk defa şahit olduğum bir olaydı. Ertesi gün Ankara konserine gitmek için fazla takılmadan eve gidip uyudum.
30 Mart günü sabah trene binip Ankara'ya gittim, önceden sıraya girmiş olan arkadaşlarımın yanına ilişip hemen içerdeki yerimi aldım. Burda da yaş sınırı olmasına rağmen aşırı bir kız yoğunluğuyla beraber yaş ortalaması 16 civarıydı. İstanbul'da 2100 biletli varken Ankara'da bu sayının 600 olması konserin nispeten sönük geçeceğini gösteriyordu. Konserden önce çalan Slayer, Sepultura, Death gibi grupların parçalarıyla yol yorgunluğumu üstümden attım. İlk defa bir konserde bu kadar rahat önlere ilerledim. "Pardon abicim önüne geçebilir miyim?" dediğim her arkadaş sağolsun beni kırmadan yol verdi ve VIP bölümünün hemen arkasına konuşlandım. Opeth söylenenden biraz da geç olsa sahneye aynı playlistle çıktı. Arada pogo yapan gençlik olsa da uyarılara uyarak bundan vazgeçtiler. Salonun şarkılara katılımı -Closure dışında- oldukça zayıftı. Ses sistemi İstanbul'a göre kötüydü; özellikle klavyeler arada kaynadı. Seyircinin sönüklüğü biste de kendini gösterdi ve İstanbul'da çaldıkları Deamon Of The Fall'u çalmadan sahneden indiler. Konserden sonra salon boşalmasına rağmen 10-15 kişi bir buçuk saate yakın bir süre bekledikten sonra Opeth'in odasına girmeyi başardık. Elamanlarla tek tek fotoğraf çektirip imza aldıktan sonra muhabbet etmeye çalışırken korumalar bizi odadan kibarca kovdular, biz de onları kırmayıp odadan çıktık. |