ARCH ENEMY/CHIMAIRA/GOD FORBID/HATE ETERNAL Konseri
13.04.2006 - Croatian Cultural Center / Vancouver
Ahmet

Yaza doğru artacak olan konserlerin (hehe..) ilk ve en büyük bombalarından biri bu konserdi. Bu konserle ilgili benim için bir talihli, bir de talihsiz durum vardı. Talihsiz olan, hayatımın gruplarından NEVERMORE’un tam bu konserden önce turdan ayrılacak ve yerine de daha önce canlı izlediğim GOD FORBID’in gelecek olmasıydı. Talihli olan tarafı ise, HATE ETERNAL’ın Derek Roddy’yi kaybettikten sonra yerine bu turne için Kevin Talley’i getirmiş olmasıydı. Talley DYING FETUS’un “Destroy The Opposition” albümü ile hayatımda duyduğum en iyi davulların bulunduğu albümü yaratan insandı ve onu görmek benim için çok önemliydi. Her zaman olduğu gibi olacaklardan habersizdim.

İlk defa bu konserde yalnız değildim. Okuldan grup kurduğumuz arkadaşlar Jameel ve Alex ile, yine yan sınıftan Lynus da benle birlikte olacaklardı. Jameel Zimbabweli, Alex Rus, Lynus da İsveçli bir insan. Her ne kadar DISTANT SUN olan grup ismini bu insan çeşitliliğinden ötürü “UNITED DamNATIONS” olarak değiştirmeyi önerdiysem de, elimde sadece ufak bir kahkaha kaldı. Her neyse...

Uzatmadan konsere geçeyim. Benim dışımdaki üç kişi Vancouver’a yeni geldikleri için, daha önce burada bir konsere gitmemişlerdi. İşin kaşarı olan ben ise onları hemen salonun en güzel yerine getirdim; sağ ön taraf. Bugüne kadar orada durarak sevdiğim gruplardan çok sayıda insanla muhabbet etmiştim. Sitenin hack’lenmemesi adına listeyi vermiyorum. Bugün de öyle bir fırsat çıkar diye geldik orada durduk. İlk grup Erik Rutan abimizin grubu HATE ETERNAL’dı. Dediğim gibi Derrick Roddy’nin beklenmedik ayrılığı sonrasında grubun imdadına Kevin Talley koşmuştu. Grup konsere oldukça zayıf bir ses sistemi ile başladı. ARCH ENEMY ile karşılaştırırsam, ARCH ENEMY CD, HATE ETERNAL ise üst üste beşinci çekimli çekme kaset kalitesindeydi. Ama açılış gruplarının kaderi bu elbet. Erik Rutan ve basçı Randy Piro korkunç surat ifadeleriyle, Talley ise gayet karizma bir şekilde sahnede yerlerini aldılar. Rutan’ın “Welcome you all! This one is ‘Two Demons’!” haykırışının ardından “I, Monarch”ın açılış parçası “Two Demons” başladı. Derek Roddy ve Kevin Talley’in davul stillerini iyi bilen biri olarak, Talley’in trampete Roddy’ye göre çok daha üstten vurması, davulun daha güçlü gözükmesine ve blast beat’lerin daha etkili olmasına neden oldu. Bunun yanı sıra Talley, sıkıcı bulduğum HATE ETERNAL davullarına tıpkı DYING FETUS’ta yaptığı akıl almaz hızdaki ataklarından sokuşturarak beni mest etmeyi bildi. Vokalleriyle o zayıf sound’u nispeten gürleten Rutan, özellikle sololarda çok iyiydi. Bu arada basçı da gayet gazdı ve gerek headbang olsun, gerekse seyirciye seslenişleriyle olsun milleti coşturmayı bildi. Hatta bir ara şarkı esnasında “mikrofon olmaksızın” öyle bir bağırdı ki, resmen sesi gitarı bastırdı. Höst dedim deli yar..

HATE ETERNAL yaklaşık yarım saat sahnede kaldı ve bu süre içerisinde son albüm ağırlıklı çaldı. Ne yazık ki kötü ses yüzünden kimi şarkıların ne olduklarını tam olarak anlayamadım. Belli bölümleri tanıdımsa da, hem Talley’in davullarına konsantre olmuş olmam, hem de gitarın sololar haricinde çok zayıf oluşu, HATE ETERNAL’ın performansını yüzde yüz yansıtamamasına neden oldu. Yine de hayvan gibi çaldılar tabii ki. Konser biter bitmez, Erik Rutan hemen sahneyi aşağıya taşımaya başladı. Daha önceki konser yazılarımı okuyanlar hatırlarlarlar, burada her grup (çok büyük olmadıkça) kendi sahnesini kendisi boşaltıyor. Erik Rutan da amfi, gitar, davul ne varsa kucaklayıp birer birer indirdi diğer elemanlar ve sahne görevlileriyle birlikte. Genelde bir tek davulcular bu taşımaya yardım etmiyorlar, ama o kadar da olsun; adamlar yarım saat bir saat arası bir süre blast beat attıktan sonra biraz dinlenmek istiyorlardır.

NEVERMORE tişörtü ve onun üstüne giydiği NEVERMORE sweatshirt’üyle gönlümde taht kuran.. eyvah şimdi fark ettim iğrenç bir kafiye geliyor.. neyse artık başladık bitirelim.. öhöm ne diyordum.. NEVERMORE sweatshirt’üyle gönlümde taht kuran Erik Rutan (ıyy çok kötü oldu) ve basçının ardından nihayet Kevin Talley de sahneden indi. Ben hemen sağdaki demirlere yapıştım. Bundan sonrasını gelin mini Kevin Talley röportajımızdan dinleyelim...

Ben: Selam Kevin.
Kevin: Selam.. Bir saniye (elindeki krosu kabına koydu). Selam nasıldı beğendin mi?
Ben: Beğenmez olur muyum. Favori davulcumsun.
Kevin: Sağol. Hate Eternal'ı seviyor musun?
Ben: Severim tabii ama sana asıl söylemek istediğim, Dying Fetus - Destroy The Opposition'ın hayatımda dinlediğim en iyi albümlerden biri olduğu ve oradaki davulların bugüne dek duyduğum en iyi davullar olduğu.
Kevin: Aaa çok sağol. (Bu arada ben “Dying Fetus'a dönme ihtimalin yok mu be Kevin'im?” diye sorsam mı ki diye aklımdan geçiriyorum.) ..aslında.. (kulağıma eğildi) yeni Dying Fetus albümünde davulları herhalde ben çalacağım.
Ben: Hadi canım! Çok sevindim bunu duyduğuma harika bir haber!
Kevin: Evet.. Bu arada, sen davul çalıyor musun?
Ben: Çalıyorum.
Kevin: Peki davul sökmeyi biliyo musun?
Ben: Hmm.. Tam olarak değil. Neden?
Kevin: Tüm bu davulu tek başıma söküp kutulara koymak istemiyorum da, yardım edebilecek biri olsa diye bakıyordum. Ama davul sökmeyi bilen biri olması lazım.
Ben: Yardım etmeyi çok isterdim ama maalesef bilmiyorum.
Kevin: Tamam dostum önemli değil. Görüşürüz.
Ben: Görüşürüz (nereye görüşüyoruz yav?)

Bunun ardından ikinci grup GOD FORBID yerini aldı. Ben bir yandan gruba bakarken, diğer yandan da yanı başımda davul söken Kevin Talley ve salon görevlilerine bakıyordum. Garip bir duyguydu.

GOD FORBID’i aylar önce THE HAUNTED ve MESHUGGAH ile izlediğimden olacak, gayet meraksız ve nötr bir haldeydim. Yine de grup o konserden daha iyi bir performans sundu diyebilirim, çünkü bu konser onların tura ilk dahil oldukları konserdi ve bu nedenle de oldukça gazdılar. Neredeyse o konserdeki playlist’in aynısını, iki-üç şarkı eksik olarak çaldılar. Benim için en güzel anlar “Anti-Hero”da yaşandı. GOD FORBID sırasında da ses nispeten zayıftı. Özellikle davullarda bu zayıf sound hissedildi. GOD FORBID yaklaşık 45 dakika çaldıktan sonra sahneyi terk etti. O sırada biz de arkadaşlarla bira içmeye gittik. On beş dakika kadar oyalandıktan sonra yerimize geri döndük.

Çok az şarkılarını duyduğum ve açıkçası bana göre olmayan bir müzik yapan hardcore/metalcore/neo-thrash grubu CHIMAIRA, bu turun Amerika ayağının headliner’ıydı. Kanada’da ise ARCH ENEMY headliner’dı (oh neyse ki). CHIMAIRA benim için az şey ifade eden müziğiyle salonu coşturmayı bildi. Açık konuşmam gerekirse, konser boyunca gruptan tek bir yaratıcı riff duymadım. Vokalist çok sağlam böğürüyor, grup manyak bir ses kalitesiyle çaldı ve seyirci delirdi; ama ben sadece dikilip sahneye bakmakla yetindim. Arkadaşlardan Alex grubun büyük bir hayranı olduğundan, bir ara mosh-pit’e bile girdi. CHIMAIRA’nın ardından sahne yine boşaldı ve ekipler sahneyi doldurdu. Konserin başından beri arkada duran ve üzeri siyah bir örtüyle örtülen devasa davul nihayet ortaya çıktı. Sahnede olağan hazırlıklar devam ederken, ben de etrafa bakınıyordum. Bu sırada ilginç bir olay oldu ve yarım metre yanımdan ARCH ENEMY grup halinde geçerek sahne arkasına giden kapıya girdi. “Noooluyoooo!” demeye kalmadan olan bu olay sonrasında heyecanım da arttı doğal olarak. Kısa süre sonra ışıklar söndü ve bir piyano intro’su başladı.

Konser başından beri hiçbir şarkıya eşlik etmemiş, ağzımı dahi açmamış olan ben, neyse ki beklediğim an geldi diyerek en gaz halime büründüm. Grupla ilgili düşüncelerim, son iki albümde biraz sarsıntıya uğradıysa da, ARCH ENEMY yıllardır en sevdiğim gruplardan biridir ve hep methini duyduğum canlı performanslarını da düşününce, heyecanım giderek artıyordu. Diğer taraftan bir Angela Gossow durumu da vardı. Bildiğimiz gibi Angela metal dünyasının sayılı kadın üyelerinden biri. Sert metalci imajı gereği sürekli haşin bakışlı, sert pozlar veren Angela’yı sıradan bir Alman olarak görür(d)üm. Hoş bir kadın tabii ki ama tüm ARCH ENEMY severlerin ona aşık olması gibi bir durum, benim için söz konusu değil(di).

Sonunda grup sahneye çıktı. Michael Amott –ki Angela ile sevgili olurlar- kıpkırmızı saçları ve tahminimden çok daha iri fiziğiyle bir anda sahneyi kapladı. Daniel Erlandsson muhteşem davul tonu ile tüm salona pata küte girişirken, “Nemesis”in ilk notaları dökülmeye başlamıştı bile. Geçtiğimiz aylarda gruptan ayrılan küçük kardeş Christopher Amott’ın yerine, adını bilmediğim ama gerçekten de muhteşem gitar çalan bir session eleman gelmiş. Tüm soloları kusursuz çalan bu eleman cidden harika bir performans sergiledi konser boyunca.

“Nemesis” başlar başlamaz seyirciler de hemen tepişmeye başladılar elbet. Bunun ilk sebebi ARCH ENEMY’nin sahnede oluşu, ikinci sebebi de gruptan biraz sonra sahneye gelen ve görmeden anlamanın imkansız olduğu bir vücut diliyle resmen aklımı alan Angela’ydı. Daha neler oluyor demeye kalmadan, Angela şarkıya bir girdi, sonrası benim için hafif bulanık. Ben hayatımda bu kadar karizmatik, sahne için yaratılmış bir başkasını çok az gördüm. Her yanından dişilik akan ve her surat ifadesi, her mimiğiyle insanı delip geçen Angela, tek kelimeyle büyüleyiciydi. Göz altlarına sürdüğü savaş boyaları, siyah body’si ve siyah bol pantolonuyla, sahnede ilahe gibi bir şeydi. Headbang’inden tutun da monitöre çıkıp zıplamalarına kadar... umarım grubu seven herkes bir gün bunu görme şansını yakalar. Daha ilk şarkı bitmeden adeta aşık olmuştum Angela’ya.

“Nemesis” bittikten sonra “Dead Eyes See No Future” geldi. Grup konserlerde albümde olduğundan çok daha enerjik ve sert çalıyor. Bu şarkı da orijinalinden çok daha death metal bir havadaydı. Angela yine döktürüyordu. O bildiğimiz sert metalci imajının aksine sürekli gülümsüyor, çok hoş mimikler yapıyordu. Özellikle sahnenin ortasında durup bacaklarını hafif aralayıp, bir kolu aşağıda bir kolu mikrofonda durması, beli önde sırtı arkada hafif geriye kaykılması ve bu sırada öne düşen saçları arasından o savaş boyalarının iyice ortaya çıkardığı gözlerini kısarak adeta bir kedi gibi şarkı söylediği anlarda var ya... ooooy da oy yani. Tüylerimin ürpermesine engel olamadım. Muazzam bir kız.

Sıradaki parça “The Immortal”dı. O şarkı sırasında gitarların sesi biraz azaldı nedense ve ben parçayı sadece vokal ve davullardan takip etmek zorunda kaldım. Şahsen Johan Liiva’lı ARCH ENEMY’yi Angela Gossow’luya tercih ederim. Ama Angela’nın da hakkını yememek lazım. Eski albümlerden çalınanları da gayet iyi söyledi. “Immortal”ın ardından olanca enerjisi ve headbang potansiyeliyle “Burning Angel” başladı. Grubun en sevdiğim şarkılarından biri olan bu parçada Angela yine döktürdü. Ama Mike ve diğer gitarist de şarkının albümdeki halinden daha delişmen sololarla şarkıyı alıp götürdüler. Ardından, salonun hiçbir tepki göstermediği (normaldir) ama benim delirip boğazımla çeşitli mücadelelere girdiğim “Bury Me An Angel” geldi. Hiç beklemediğim şekilde “Black Earth”ten çalmaları cidden çok hoş oldu.

Sonra Angela sahne arkasına gitti ve “I Am Legend/Out For Blood” başladı. Ama nasıl başladı? Bu şarkıya sahipseniz şimdi bu şarkıyı açın ve şarkının 6. saniyesindeki kısa davul bölümünü dinleyin. Ardından da tam bu bölümden sonra gelen saniyelerde, sahne arkasından bir anda çıkıp uçarak gelen bir Angela Gossow’un “STAGEDIVE” yaptığını düşünün! Gözlerime inanamadım ama kız tam önümde seyircilerin elleri üstündeydi. Ben de koluna dokunabildim (niyeyse..) ve zaten o da hemen geri çekilip sahneye fırladı ve şarkıya girdi. Ama hiç ortada yokken birden o davul bölümüyle birlikte havada uçan bir Angela görmek unutulmaz bir andı. Seyirci de çıldırdı zaten. Tam önümdeyken görüntüleyebildim neyse ki.

Ardından grup tekrar “Wages Of Sin”e döndü ve manyak bir “Ravenous” performansı sergiledi. Bu arada komik bir olaydan bahsedeyim; biz kurduğumuz gruba sağlam brutal vokal yapabilecek birisini arıyoruz. Ben bu şarkının nakaratındaki “Ravenous! I will be your God! Carnivorous Jesus! I need your flesh!” kısmını öyle bir söyledim ki, bugün arkadaştan mail geldi “biz niye vokalist arıyoruz ki?” diye (hehe..). Böyle de gaza gelebilen bir kişiyim.

Evet ne diyorduk, “Ravenous”un ardından eksik kalan tek albüm olan “Stigmata”ya döndüler. Şimdi burada bir olay var. Daniel Erlandsson çok iyi bir davulcu evet. ARCH ENEMY davulları da genelde hep güzeldir. Ama bilindiği gibi “Stigmata” albümünde davulları çalan kişi Erlandsson değil, DARKANE’den tanıdığımız psikopat insan Peter Wildöer’dir. Açıkça söyleyebilirim ki, eğer Daniel’in potansiyeli ARCH ENEMY’de gösterdiği kadarsa, Daniel “Stigmata” şarkılarının bazı bölümlerindeki davulları çalamaz. Bunda şaşılacak bir şey yok, zira Wildöer kimi kesimlerce İsveç’in en iyi birkaç davulcusunda biri olarak gösterilmekte, orkestralara davet edilmekte, hatta kimi kritiklerde “artık zirvede sadece Gene Hoglan yok” gibisinden yorumlanmaktadır (şimdi birden Gene Hoglan neden aklıma geldiyse.. gündüz niyetine). Belki de bu nedenden olacak, grup “Stigmata” albümünden sadece “Bridge Of Destiny”nin son 2 dakika 15 saniyesindeki yavaş melodik solo atışmasını çaldı. Bu sırada Angela da sahne arkasındaydı. Biz de iki küsür dakika boyunca bu iki muhteşem gitaristin atışmasını izledik.

Sonra ne mi oldu? Sonra tekrar “Wages Of Sin”e dönüldü ve “Dead Bury Their Dead” başladı. Gayet sağlam bir pogoya sahne olan bu şarkının ardından yeni klip parçası “My Apocalypse” geldi. Bu şarkının ağır temposunda tüm grubun yan yana dizilip kafa sallaması görülmeye değerdi. Angela yine kıpır kıpırdı. Mike da bu şarkıda epey coştu. Ardından grup sahne arkasına gitti ve sahne karardı.

Kısa bir süre sonra, başı öne eğik halde en ortada dikilen Angela’nın üzerinde ufak bir ışık yandı. Yahu nasıl bir karizmadır bu. Kelimeler yetmiyor. Etrafımdaki insanlardan kaç kere “she is so fucking cool!” lafını duydum hatırlamıyorum bile. Gerçekten de etkileyiciydi. Angela bu loş ışık altında birkaç şey söyledikten sonra, “This is our last song. So let’s go fucking crazy! This one’s called We! Will! Rise!” diye bir çığırdı ve bir anda sahneye fırlayan grupla birlikte “We Will Rise” söylendi. O da pek güzeldi.

Bu şarkı da bitince grup sahne önüne gelip eğilerek seyirciyi selamladı ve sahneden ayrıldı. Outro niyetine çalınan “Enter The Machine” ile seyirci salondan ayrıldı.

Biz çıkışta mont sırasının yanında beklerken, birden yanımda devasa bir insan belirdi. Ama öyle böyle değil, gerçek bir dev. Sonrasını yine diyalog ile anlatayım (İngilizce’sini de yazayım ki zevki çıksın):

Ben: ???????? Oh my God you are Gene Hoglan!
Gene Hoglan: Hi dude.
Ben: Hehe... So you like Arch Enemy?
Gene Hoglan: Sure. They’re great.
Ben: Yeah they are really good. See you Gene.
Gene Hoglan: Later.

İngilizce bilmeyenler için Türkçe’si:

Ben: ???????? Aman Tanrı’m sen Gene Hoglan’sın!
Gene Hoglan: Selam ahbap.
Ben: Arch Enemy’yi seviyor musun?
Gene Hoglan: Tabii ki. Çok iyiler.
Ben: Evet çok iyiler. Görüşürüz Gene.
Gene Hoglan: Görüşürüz.

Diyebilirsiniz ki Gene’le nereye görüşüyorsun yahu koskoca Gene Hoglan bu. Gene STRAPPING YOUNG LAD’den dolayı Vancouver’da yaşıyor ve konserlere de sıkça geliyor. Daha önce STRAPPING YOUNG LAD konserinde de el sıkışmıştım, bu konserde de bir anda yanımda görünce bir an afalladım. Bu da ilginç bir duygu.

Ardından arkadaşlarla muhabbet ede ede evlere dağıldık. Her konser sonrasında olduğu gibi, çınlayan kulaklar, ağrıyan bir boyun ve sırt, ve güzel anılar kaldı. Şu ana kadar açıklananlar arasından sıradaki konseri şimdi söylersem, Türkiye’ye dönüşte dayak yerim, o yüzden şimdilik susuyorum. Zamanı gelince buradan okursunuz zaten.

Bu konser iyi bir konserdi. ARCH ENEMY sahnede gerçekten çok iyi. IN FLAMES’i ayrı bir yere koyarsam, SOILWORK ve özellikle de CHILDREN OF BODOM’dan çok daha iyilerdi. Her eleman enstrumanında virtüöz olunca bu normal tabi. Ne zaman olursa olsun tekrar tekrar izlemek isterim.

Ha tabii bir de... bir de o var evet.

Sarı saçlarından sen suçlusun...